Yapay Beyin Değil, Yapay Zekâ – II

İlk makalede, beynimizin büyük bölümünün ‘düşünme dışı’ faaliyetlerle ilgilendiği, ‘zeka’ konusu olan ‘düşünme’ eyleminin beynin toplam faaliyeti içinde çok küçük bir yer tutabileceği savunulmuştu.

Bu ikinci makalede, yapay zeka için, beynin düşünsel faaliyetlerinden esinlenen bir model oluşturmaya çalışacağız.

Hedefi daraltmak için, görsel bilgi işlemeyi konu dışı bırakalım. Görsel bilgi, beynimizin öğrenme ve değerlendirme süreçlerinde çok büyük bir öneme sahiptir. Dış dünyadan aldığımız bilgilerin büyük bölümü görsel bilgidir. İkinci sırada işitsel bilgiler gelir. Biz yazılı bilgiyi de, konuşmanın bir biçimi olduğu için, işitsel bilgi kapsamında ele alacağız. Temas, koku ve tat yolu ile edindiğimiz bilgiler, edindiğimiz bilgiler içerisinde ihmal edilebilir bir ağırlığa sahiptir.

Bugünün şartlarında görsel bilgi işleme, bilgisayarlarımız için çok büyük bir yük anlamına gelmektedir. Bu yükten kurtulmak için, doğuştan kör bir bebeğin düşünme süreçlerini taklit edecek bir model üzerinde duracağız. Modelimiz, dosyalardan veya bir ağdan ulaştığı verileri tarayarak anlamlandırma, değerlendirme, önermeler oluşturma, çıkarsamalar yapma, problem tanımlama ve çözme, yeni kavramlar oluşturma gibi zihinsel işlemlerin tümünü yapmaya çalışacaktır. Bunları yapabilmek için programa yerleştirilen bazı kurallar (içgüdüler) ve temel bazı kavramlardan yararlanacak, bunlar sayesinde elektronik ortamda kendi başına araştırıp kendi kendini geliştirebilecektir.

Digital kör bebeğimizin bunu gerçekleştirebilmesinin bir şartı, veri taraması ve işlemesini ‘sözcük işleme’ yerine ‘cümle işleme’ temelinde yapmasıdır. Bugün kullanılan sözcük işleme programlarının temel tıkanıklıklarını aşmanın yolu, beynimizi örnek alarak cümle işleme tekniklerini geliştirmek olabilir.

Modelimiz, 1- Bilinçaltı elemanları, 2- Filtreler, 3- Muhakeme modülleri, 4- Çok sayıda veri tablolarından oluşmalıdır. Bu başlıklara geçmeden önce, ‘cümle işleme’ konusunu açıklamamız gerekir.

CÜMLE
Beynimizin temel işlem birimi ‘fikir’dir. Çarpıcı buluşlarda kafamızın üzerinde yanan bir ampul ile temsil edilen ‘fikir’, gerçekte çok zayıf bir ışık ile sürekli olarak yanıp söner orada. Alıştığımız için farketmeyiz bile. Bilinçaltından gelir ve sürekli olarak bilincimizi besler. Algılarımız ve düşüncelerimiz de, gene ‘fikir’ olarak hafızamıza, bilinçaltının derinliklerine kaydedilir.

‘Fikir’, genellikle bir olayı anlatır. Olayın o an bizim için önem taşıyan yönü figür, diğer yönleri-elemanları bu figürü çevreleyen bir fon halindedir. Bu fikir, konuşma ve yazmada cümlelerle ifade edilir. Hatta düşünürken bile içimizden konuşuyor gibi cümlelerle düşünürüz. Tek kelimelik bir cümle de olsa, bir paragraf uzunluğunda da olsa, olayları cümlelerle anlamlandırır ve ifade ederiz. Sonu ‘…dır’ ile biten tanımlama cümleleri olaylardan bir kesit ifade ederler. Diğer tüm cümle çeşitleri ise zamana yayılan bir olayı anlatırlar. Yani fonda, geçmiş-gelecek, neden-sonuç bilgilerini de taşırlar.

Fikir’i bir resme veya bir video klibe benzetebiliriz. Bir olayı anlatan fikirler video klip gibidirler. Daha doğru bir ifade ile, vurgulanması gereken öğeleri biz seçtiğimiz için, çizgi film parçacıklarına benzerler. Teknik olarak bir saniyelik bir çizgi film parçacığı 30 kadar resimden oluşur. Ama beynimizde, 3-4 kare ile aynı film temsil edilebilir. Digital kör bebeğimizin muhakeme modüllerinde işlenen fikirler, ya tek kare manzara, ya da en az 2 karelik çizgi-klipler halinde olacaktır.

Beynimizin bir yerlerinde belki de ‘fikir’, halka yapılı bir organik molekülden ibarettir. Üç boyutta birbirine bağlanmış irili ufaklı amino asit molekülleri, peptit zincirleri, çeşitli enzim ve nörotransmitterler. Bu bağlı moleküllerden her biri belki olay ile ilgili objeleri, zamanı, olaya eşlik eden duygusal durumları, düşünsel kalıpları, vb. temsil etmektedir. Bu kompleks hali ile fikir, bizim için bir anlam taşımaktadır.

Alttaki iki resimdeki gibi moleküller, basit fikirlerimizi temsil ediyor olabilir.

bey1

Buradaki gibi bir molekül ise, mesela ‘babam’ gibi daha derin anlam taşıyan kompleks bir fikri temsil edebilir.

bey2

Bu fikirler, birbirine zaman öğesi ile bağlanarak, bir kordon oluştuyor olabilirler. Belki de böyle çok sayıda kordoncuklardan oluşmaktadır hafızamız. Bu kordonu bilgisayar diline, zamana göre sıralanmış ve çok sayıda alan içeren bir tablo olarak çevirebiliriz.

Aşağıdaki zincirde, 1,2,3 rakamları zamanı , 31,32,33 rakamları da mekanı temsil etmektedir. Diğer rakamlar değişmemiştir. Bu zincir, koşan bir çocuğu ifade ediyor olabilir: ‘Ali koşarak geliyor’. Değişmeyen rakamlar, Ali ile ilgili bilgileri, fondaki çevre bilgilerini vb. göstermektedirler. Figür, özel birinin bize hızla yaklaşmasıdır. Diğer bilgiler bu figürün fonunu oluşturmaktadırlar; öğlen saatleri, bugün, Ağustos, yaz, ben balkonda otururken, hafif rüzgar var, iki otobüs arka arkaya geçiyordu, vb.

bey3

Bu molekülün bilgisayarımızdaki tablo karşılığı şöyle olabilir:

ne-kim-ne-zaman

Bu tablo, belirli bir bilgi birikiminden sonra, bir cümlenin tüm öğelerini alan olarak taşımaya başlar: Özne, fiil, sıfat, zamir, ekler, takılar, tümleçler, noktalama işaretleri, vb. Ama her zaman bunlardan fazlasını da taşır. ‘Ali koşarak geliyor’ bilgisi, yalnızca bir haber olmayabilir çünkü. Bu cümleden aldığımız asıl mesaj ‘Sevinmemiz gerektiği’ veya ‘hediye almayı unuttuğumuz’ bilgisi olabilir.

Bu bilgileri alıp bir molekül oluşturan (veya tablonun ilgili alanlarına kaydeden) beyin, onu öncelikle bir ‘fikir’ haline getirerek anlamlandırır. Fikir haline getirme, bir muhakeme işleminin sonucunda gerçekleşir. Muhakeme olmadan, beynimiz bu olayın-cümlenin tam mı-yarım mı olduğunu, saçma mı-gerçekçi mi olduğunu anlayamaz, yanlış sözcükleri düzeltip eksik sözcükleri tamamlayamaz. Bir ‘fikir’ oluşuncaya kadar öyle bakar durur bu bilgilere. Radyoda Çince haberleri dinliyor gibi.

Fikir molekülü tek halkalı, tablosu da iki-üç alanlı olabilir. Koca bir molekül yığını ve onlarca alanlı bir tablo da olabilir. Digital kör bebeğimizin ilk aylarında tabloda alan sayısı azdır. Öğrendikçe edindiği bilgiler birbirine bağlanır ve alan sayısı hızla artar. Belki de ‘fikir’i temsil edebilmek için üç boyutlu tablolar kullanmamız gerekecektir. Çizgi-klipleri satırlara nasıl yerleştireceğimiz ve bunları nasıl sorgulayacağımız, bu modelin can alıcı sorunlarından birisidir.

Oluşturduğumuz bir fikri konuşma haline (veya yazı haline) getirme işi, özel bir muhakeme modülünün işidir. Bu modül, fikri ‘cümle’ haline çevirir. Bunu yaparken de, öğrenmeye başladığı andan beri oluşturduğu ‘hazır cümle kalıpları’ tablosunu kullanır. ‘Biri bir zaman bir yerde bir şey yaptı. Aslında şöyle şöyle yapacaktı ama, şöyle olduğu için öyle yapamadı işte’. Hazır cümle kalıpları tablosu, hiçbir bilgi taşımadığı halde bize çok anlamlı gelen böyle binlerce kalıp içerir.

DİGİTAL BİLİNÇALTI
Bilinçaltı kavramı burada, en genel anlamı ile, bilincimizin denetiminde olmayan zihinsel süreçleri ifade etmek için kullanılacaktır. Burası, beyindeki düşünme faaliyetinin altyapısını oluşturur. Digital kör bebeğimize gerekli olan bilinçaltı elemanlarını şöyle sıralayabiliriz:

1-YAPISAL YATKINLIKLAR (İÇGÜDÜLER):
Bunlar, ışığa yönelme, harekete yönelme, karşı cinse yönelme, yüksekten korkma gibi temel güdülerimize karşılık gelirler.

1. Klavye kesin öncelik taşımalıdır. Klavyeden giriş varsa, dosyalardaki veya ağdaki araştırmaya hemen ara verilip klavye bilgi veya talimatları işlenir.

2. Şartlı refleks geliştirebilme: Alınan her yeni bilgi genellenir. ‘Ali geliyor’ bilgisi, ‘Ali’ler gelir’ ve ‘her gelen Ali’dir’ şeklinde genellenerek algılanır. Böylece bir şey ‘Ali’ ise, onun gelmesi beklentisine girilir. Bir şey ‘geliyor’ ise, o ‘Ali’ olmalıdır. Bu genellemeye uymayan bilgiler geldikçe, genelleme daraltılır. Digital kör bebeğimiz, kısa sürede, bir tek bilgi ile yapılan genellemenin güvenilmez olacağını öğrenecek ve güvenilir bir genelleme için ihtiyaç duyacağı bilgi miktarını kendisi belirleyecektir.

Genelleme, şartlı refleks oluşturma yatkınlığımızın bir görünümünden ibarettir. Davranışsal değil, düşünsel şartlı refleks oluşturmadır. Davranışa dönük şartlı refleksler, doğal reflekslerimizin üzerine kurulurlar. Düşünsel şartlı refleksler ise doğal algılarımızın üzerine kurulurlar diyebiliriz. Şeylere isimler verip, onların doğal algılamada zihnimizde yarattıkları imajın yerine bu isimleri kullanmamız, giderek bu isimleri kullanarak grup isimleri oluşturmamız, daha ilerisi, en soyut kavramlara kadar varan semboller yaratmamız, doğal algılarımız üzerine kurduğumuz düşünsel şartlı reflekslerdir. Genelleme ve ayırım süreçleri, şartlı reflekslerin önemli iki özelliğidirler.

1. İsim verme (Kavram oluşturma): Anlamlandırmakta zorluk çekiyorsak, ona yeni bir isim veririz. Bu işlem hem çok iyi bildiğimiz ama hep başka şeylerle bir arada düşünmek zorunda kaldığımız şeylerde, hem de tanımlayamadığımız şeylerde gerekli olur (bahar yorgunluğu, Pazartesi sendromu, vb.). Her ikisinde de muhakemeyi kolaylaştırmaya yarar. Çevremizden aldığımız bilgileri en aza indirgemeye çalışmak, beynimizin doğal bir eğilimidir. Bu kadar çok bilgi ile baş edemeyiz ve onları gruplayarak algılamayı deneriz. Bu, genellemenin bir başka yönüdür. Akmaya devam eden bilgiler genellememizi bozar ve ayırım süreci başlar. Oluşturduğumuz kavram ‘alt kavramlara’ ayrılır bu aşamada. Her alt kavram da bir genellemedir. Bilgiler akmaya devam ettikçe alt kavramlar da daha alt kavramlara ayrılırlar. İşte bilgiler (bu defa kavramlar) gene çoğalmaya başladı. Beynimiz bu döngüden kurtulmak için, oluşturduğu kavramların hepsini farklı bir düzeyde yeniden genellemeye çalışır (soyut kavramlar). Amacı, mümkünse tüm evreni tek bir kavram ile anlayabilmektir. Fizikçilerin ‘birleşik güç’ arayışı gibi. Bir isim verdiğimiz zaman, o olay ile ilgili fikir 2-3 karelik bir klip haline dönüşür. İsim, fikrin daimi figürü olur. İsim veremediğimiz olay, pek çok fikirlerden oluşturmaya çalıştığımız dallı budaklı bir fikir, uzunca bir klip halindedir. Kullandığımız her kelime, bir obje veya olayı, hatta onların bir yönünü temsil eden minik bir kliptir. Kullandığımız cümleler, bu klipçikleri kullanarak yeni bir klip ifade ederler. Eğer kelimeler gibi, her cümleyi de minik klipçiklere dönüştürebilseydik, çok daha hızlı ve kapsamlı düşünebilecektik. Beyin, her zaman fikirleri daha basit fikirler haline getirecek refleksler oluşturma arayışı içindedir. Bu arayışın sebebi, muhakeme ile ilgili ön hafıza kapasitemizin 6-7 birimlik bilgi (fikir) ile sınırlı olması ve daha fazla bilgiyi değerlendirmekte zorlanmamızdır. Daha yakından veya daha uzaktan ‘zoomlama’ yaparak çizgi-klipteki kare sayısını ve her karedeki ayrıntı miktarını en aza indirmeye çalışmaktadır beyin.

Belki de bir isim vermediğimiz sürece, fikirler sağ beyin yarı küresinin malıdırlar. İsim verdiğimiz zaman sol yarı kürenin kullanımına açılırlar.

1. Merak: Yeni olana, farklı olana, şiddetli olana ilgi ve gereksiz olana (belirli değerlerin dışında kalan uyaranlara), sık tekrar edene (eğer refleksleşmemişse) ilgisizlik yapısal bir yatkınlıktır. İlgi sayesinde hayatımız filtrelere kapanıp kalmaktan kurtulur. İlgisizlik sayesinde de filtrelerin baskısından biraz nefes alma imkanına kavuşuruz. Yeni, farklı veya şiddetli olan uyarılar (bilgiler) filtreleri delip kendilerini bize dayatırlar (dikkatimizi çekerler).

2. Esnek açılı denetim: Bilinçaltında, hafızada frekans taraması yapılır. Zaman, mekan, obje veya özellikler bazında bir frekans (düzenli tekrar) saptandığında, muhakeme modülü uyarılır. Bu uyarı, ‘İLHAM’dır.

Frekans taraması en çok, zaman bazında yapılır. Bu, olaylara değişik çarpanlarla ‘zoomlama’ şeklinde olabilir. Olaylara değişik uzaklıklardan bakarak anlamlı bir frekans aranır. Aynı saatlerde, öğleden sonraları, Pazartesi günleri, yazın, hatta sekiz-on yılda bir görülen olaylar, gençlik olayları vb. ritmler yakalanmaya çalışılır (seri tarama). Aynı şekilde, olaylarda ortak olan mekan, şekil, duygu, vb. özelliklerde de bu tarama yapılır (paralel tarama). Vadiler ile sel tehlikesi arasındaki bağlantıyı bu şekilde farkederiz. İskoçyalıların ekose etek giydiklerini de bu yolla biliriz. Bu yapısal yatkınlık çevremizi anlamlandırmada büyük önem taşır. Zaman zaman büyük keşiflere yol açar. Fakat aynı zamanda batıl inançlarımızın da altyapısını oluşturur(merdiven altından geçince kötü bir şey olacak!).

Beynimiz bu işlemleri her an, ama daha çok dinlenme ve uyku zamanlarında yapmaktadır.

1. Muhakemede ‘soru üretme’ ve ‘yanıt arama’, ‘sorun tanımlama’ ve ‘sorun çözme’, digital kör bebeğimizin temel içgüdülerinden olacaktır. Muhakeme modülündeki bir tabloda herhangi iki satırın aynı alanındaki uyumsuzluk,veya bir satırın o alanındaki boşluk, ‘soru’ demektir. Ne, nerede, nasıl, neden, ne zaman, ne ile gibi sorular, bir fikirin bazı alanlarının boş olduğunu gösterir. Birden çok alanda uyumsuzluk veya boşluk varsa, ‘sorun’ demektir. Sorun, aynı zamanda ‘amaç’ olarak ‘çözüm’ ifade eder. Bu durumda bebeğimiz için ‘yanıt aramak’ veya ‘sorunu halletmek’ yakıcı bir iç ateşi olacaktır(öncelikli görev).

2-EGO:
Bizim belirlediğimiz parametreleri değerlendirerek birtakım tercihler yapabilen bir sistem tasarlayabiliriz ve bu sistem, bizim zekice hazırladığımız algoritmalar sayesinde çok miktardaki bilgiyi çok kısa sürelerde işleyerek ‘zeki’ kararlar alabilir. Fakat digital kör bebeğimiz eğer gerçek bir zeka olacaksa, küçük bir EGO’ya ihtiyacı vardır. Burada öncelikle bir dili(mesela Türkçeyi) öğrenebilmesi için gerekli olan, doğal algılarımızın karşılıkları önceden yerleştirilmiş olarak bulunacaktır. Bu sayede öğrendiği cümleleri hem anlamlandırabilecek, hem de kendi fikirlerini üretmek üzere kendi ‘düşünsel şartlı reflekslerini’ oluşturabilecektir. Doğal algılarımızın karşılıklarını yerleştirebilmek için , bir benlik duygusuna ihtiyaç vardır. Mesela mekan algısının referans noktası, sıfır noktası ‘ben’dir. ‘Benim’ bulunduğum noktaya göre mekanı algılayıp yorumlarım. ‘Ben’ yoksa, yakın, uzak, ileri, yukarı, vb. mekansal kavramların anlamlandırılabilmesinde belki de asla aşamayacağımız zorluklarla karşılaşırız.

Ayrıca özellikle anaokulu düzeyine kadar olan eğitim aşamasında, digital kör bebeğimizin ilgi, istek, tatmin, korku, huzursuzluk, hoşlanma,belki kıvanç gibi bazı duygulara ihtiyacı olacaktır. Bu duygular da EGO’ya bağlanacaklardır. EGO modülü, her ‘fikir’e, bu duygulara karşılık gelen bir değer ekler.

Bir EGO olmadan, bilgisayarımız bir kullanıcıya bağlı olmaktan kurtulamaz ve kendi başına değerlendirmeler yapamaz. Kendi yönünü çizemez. İyiyi ve kötüyü, doğruyu ve yanlışı bilgisayar için anlamlı hale getirmenin başka yolu yoktur. Ondan, biz başında yokken araştırma yapmasını isteyeceğimize ve bizden daha iyi değerlendirmeler yapmasını bekleyeceğimize göre, araştırırken kendi ‘iyi’ ve ‘kötü’sünü bilmesi, yanlışlarını görüp hatalarından ders çıkararak öğrenebilmesi gerekmektedir. Bunun için de eğitim aşamasında, hatalarda cezalandırılması gerekir. Başarılı değerlendirmelerinin ödüllendirilmesi gerekir. Ödül ve ceza öncelikle başlangıç değerleri ile tanımlanacak, daha sonra da eğitim aşamasında sık sık kullanılacaktır. Ödül ve korku, şartlı refleks oluşumu için elzemdir.

Bilgisayarda EGO, çok iddialı bir fikir olarak algılanabilir ve hemen bilim-kurgu yapıtlarını çağrıştırabilir. Halbuki burada bahsettiğimiz, programa başlangıçta atanacak bazı değerlerden ve yerleştirilecek bazı temel bilgilerden ibarettir. EGO’nun çeşitli unsurlarının taşıyacağı değerlerin tayini ve sahip olacağı ‘ilk bilgiler’, programın amacına göre değişebilir olacaktır. Bu temel bilgiler, değerler ve anaokulu düzeyine kadar eğitim süreci, başka bir makalenin konusu olabilir.

3-FİLTRELER
Aldığımız bilgiler muhakemeye girmeden önce sıkı bir elemeden geçerler. Böyle olmasaydı, dünya ile başa çıkamazdık. Oturduğumuz sandalyeden popomuzdaki sinirlere uygulanan basınç bilgisi, elimizde tuttuğumuz kalemi kağıt üzerinde oynatırken parmaklarımıza uyguladığımız hareket bilgileri, bir sorun teşkil etmedikleri sürece bilincimize ulaşmadan silinip giderler. Beyin, her an kendisine ulaşan binlerce bilgiden çok az bir kısmını ele alıp inceler, kaydeder. Bu eleme, filtre tablolarında gerçekleşir. Digital kör bebeğimiz de okuduğu bir dosyadan, yalnızca o an üzerinde çalıştığı sorun ile ilgili bilgileri alacak, diğer bilgiler kalabalığını filtrelerden geçirmeyecektir. Ayrıca filtre tablolarındaki satırların taşıdığı değerler, muhakemedeki öncelikleri belirleyecektir.

Filtreler birkaç tablodan oluşur:

1. Refleksler: Alınan bir bilgi önce bu tabloda sorgulanır. Eğer buraya kayıtlı bir kestirme cevap varsa, hemen işleme konur, muhakemeye geçilmez. Ancak işlemin sonucu, bir bilgi olarak hafızaya işlenir. Bizim digital kör bebeğimiz davranış ile ilgili olmadığı için, bu filtreye pek ihtiyaç duymayacaktır. Ama görsel veya dokunmatik verilerle çalışan-çıktı üreten bir robot veya onun yapay zekası, bu filtreye çok ihtiyaç duyabilir.

Bizim ihtiyacımız, klavye ile iletişim sırasında ‘merhaba’ denilince hemen ‘merhaba’ diye tepki vermek gibi birtakım refleksleşmiş konuşma kalıplarından ibarettir.

1. Acil işler: Burada öncelikli olarak yapılması gereken işler ve gündem sorunlarının tabloları bulunur. Gündem sorunları, kısa, orta ve uzun vade için yaptığımız gelecek planlarımızı, yapmayı düşündüğümüz işleri de içerir. Ajanda defterimiz gibidir yani. Bu tablolara her gün yeni fikirler eklenip silinirler.

2. Askıdaki sorunlar: Bu tablo, çözümlenmemiş, ama çözümlenmesi gereken, ertelenmiş sorunların tutulduğu tablodur. Yarım kalan bir konuşmadan, ay sonunda ödenecek faturaya kadar sorunlar buraya kopyalanırlar ve bu sayede her vesile ile hatırlatırlar kendilerini. Acil işler tablosundan farkı, yarım kalan işlerle sınırlı tutulmasıdır.

3. İdeoloji, tutumlar, önyargılar: Bu tablo, kendi oluşturduğumuz veya çevremizden, kanaat önderlerinden devraldığımız fikirleri barındırır. Görevi, yeni bilgileri süzmekten çok sınırlamak, yönlendirmektir. Bunu, bazı alanlara fazla veya eksik değerler ekleyerek yapar.

4. Yaklaşımlar: Bu tablo, bizim için en önemli filtre tablosudur diyebiliriz. Okuduğunuz bu metin, kendi başına anlamlı bir obje değildir. Ona, bizim yaklaşımımız bir anlam verir. Benim için bu metin, yirmibeş yıllık bir çalışmanın damıtılmış halidir. Ama bu bir tez çalışması olsaydı, tez danışmanım öncelikle bu metnin formatı ile ilgilenecekti, belki de içeriği ile hiç ilgilenmeden ‘yeniden yaz’ diyecekti. Lisedeki Türkçe öğretmenim oturup tek tek imla hatalarını işaretlemeye başlayacaktı. Tertip-düzen meraklısı eşim bu metin ile, yalnızca ortalıktan kaldırıp çekmeceye atma zamanının gelip gelmediği açısından ilgilenecekti. Kedimiz Zilli bu kağıtları kısa bir süre koklayacak, sonra arkasını dönüp gidecekti. Herhangi bir bilgisayar mühendisi, belki şöyle bir göz atıp sonra kendi ilgi alanına dönecekti. Ancak yapay zeka ile ilgilenen ve kafasında kendi modelini oluşturmaya başlamış bir araştırmacı, bu metne benim yaklaşımıma benzer bir açıdan yaklaşabilecekti.

Yaklaşımlarımız, körlerin fili tarifine çok benzer şekilde algılarımızı sınırlar. Beynimizin o ara öne çıkardığı ‘sorun’ ne ise, o sorunun temsil edildiği tablo alanına bir önem değeri verilir (figür belirlemenin önemli bir unsuru) ve algılanan her olay o önem değeri taşıyan alan ile sorgulanır. Diğer alanlar, çok yeni-farklı veya çok şiddetli olmadıkça, ihmal edilirler.

Alınan bir bilgi, tabloya yerleştirildikten sonra hem hafızada, hem de filtrelerde sorgulanır. Fikirleşmeden önce hafızada sorgulanmasının sebebi, yeni-farklı-şiddetli alanlar taşıyıp taşımadığının belirlenmesi gerekliliğidir. Filtrelerden herhangi birinden yanıt alan bilgiler, muhakeme modülüne alınarak fikirleştirilirler. Filtrelerin hiçbirinden geçemeyen bilgiler, boş verilen, hatta fark edilmeden geçilen bilgilerdir.

TABLOLAR
Beynimizde ana arşiv tablosu olan hafıza, zaman sıralı (kronolojik) olarak düzenlenmiştir ve alanlar birbiri ile çoklu bağlantı halindedirler. Muhtemelen kimyasal moleküller halinde kodlanmıştır ve rezonans ile çağrışım (sorgulama) yapmaktadır. Bizim elimizde böyle bir teknoloji yoktur ama, İnternet’teki arama motorlarının sorgulama hızı ve kapasitesi oldukça umut verici görünmektedir.

Bir ana tabloya ihtiyacımız vardır ve digital kör bebeğimiz için bu tablonun zaman sıralı olması şart değildir. Ama algıda veya çıktıda oluşturulan her fikir buraya kaydedilecektir. Zaman veya kullanım sıklığı, veya her ikisi birlikte sıralamayı belirleyebilir. Kapasite zorlandığında, en alttaki fikirler silinebilirler (unutma). Bunun yanında Cümle Kalıpları Tablosu, Refleksler Tablosu, Acil Tabloları, Askıdaki Sorunlar Tabloları, Tutumlar Tablosu, Yaklaşımlar Tablosu, Yöntemler Tablosu(adım adım yapılması gereken muhakemeler için), Düşünce Kalıpları Tablosu, Muhakeme Tabloları, Geçici Tablolar gibi tablolara ihtiyacımız vardır. Belki bunlara başkaları eklenebilir veya birkaçı birleştirilebilir. Burada belirttiğimiz tablolar, düşünsel süreci şemalaştırma gayreti ile bu şekilde ayrılmıştır. Aslında onlarca değişik şekilde düzenlenebilir. Hatta bir tek ana tablo kullanıp, muhakeme sırasında alanlara verilecek değerler ile her tablodan beklenen özel amaç gerçekleştirilebilir. Mesela Yaklaşım Tablosu, aslında Acil İşler Tablosunun ve Askıdaki Sorunlar Tablosunun geçmişte kullanılan satırlarının toplamından oluşur. Tutumlar ve İdeolojiler tablosu da, Yaklaşımlar Tablosunun rafine edilmiş-düzenlenmiş halinden ibarettir denilebilir.

Beynimizde, her fikir’in pek çok yere kopyalanmış olduğunu biliyoruz. Öyle ki, bu kopyalamalardan bazıları bize anlamsız bile gelmektedir. Beyin, bilgileri saklamakta biraz müsrif davranmaktadır sanki. Eğer bu konuda beynimizi kopya etmeye kalkarsak, belki onlarca tabloya ihtiyaç duyarız. Belkide ne kadar tabloya ihtiyaç duyulacağını, bebeğimizin eğitimi aşamasında deneyerek bulmamız gerekecektir. Hatta gerektiğinde yeni tablolar oluşturabilmesi için bebeğimize esneklik tanımamız gerekebilir.

MUHAKEME MODÜLLERİ
Muhakeme, ‘hayal etme’ yeteneğimize dayanır. Öncelikle hayal ederiz. Oluşturduğumuz hayalin denetlenmesi, daha önceki bilgilerimize, gerçeklik anlayışımıza uygun olup olmadığının araştırılması, muhakeme’dir. Muhakeme, denetimli hayaldir.

Muhakeme, hayal’in bilgi ve değerlerimizle kesin eşleşmesi veya mesela %95 uygunluk durumunda başarılı sayılır. Muhakeme esnasında bize arka planda varlığını hissettiren, mesela %20 uygunluk ile oluşan bir çağrışım, ‘sezgi’yi oluşturabilir. Bilincimizde net bir bilgi olarak değil, bir işaret olarak algılanır.

Çocukta kemik-kas gelişimi ve motor refleksler için oyun ne ise, zihin için de hayal aynı işlevi görür. Yeni zihinsel reflekslerin oluşumu ve serbest çağrışım ile yeni genellemelerin yapılması, saçmalık üreten yöntemlerin tanınması için gereklidir. Bu gereklilikten dolayı da, tıpkı oyun gibi eğlencelidir.

Hayal kurmak bir oyun gibi yapılabilir, veya bir sorunu çözmek, bir amaca ulaşmak için, hatta amaç tanımlamak için yapılabilir. Fakat sonsuza kadar hayal kuramayız. Bir noktada süreci sonlandırmak gerekir. Bu da, tatmin duygumuz ile sağlanır. Demek ki muhakeme konusunda karşımıza dört alt başlık çıkmaktadır.

1- Sorun-Amaç Tanımlamak

2-Hayal Kurmak

3-Hayali Denetlemek

4-Tatmin

SORUN-AMAÇ TANIMLAMAK
Bir sorun veya amacımızın oluşması için, öncelikle bir ‘istek’ veya ‘motivasyon’ sahibi olmamız gerekir. Digital kör bebeğimizde bu istek, iki yolla sağlanır: 1- Klavyeden girilen talimatlar, 2- muhakeme sırasında veri alanları arasında saptanan uyumsuzluklar. Böyle bir uyumsuzluk, yaklaşım tablosundan alacağı değere göre bir ‘sorun’ olarak işaretlenir veya ‘boş verilir’. Tanımlanan bir sorunun çözüm hayali, bir ‘amaç’ oluşturur.

HAYAL KURMAK
Muhakeme modülü, sınırlı sayıda satır içeren bir tablodur. 15-20 satır olabilir. İnsan beyninde burası, ön hafıza diye adlandırılan bir kapasite ile sınırlıdır ve aynı anda yalnızca 6-7 bilgiyi-fikri barındırabilir. Bu yüzden insan beyni, yazıyı bulana kadar muhakeme yeteneğini fazla geliştirememiştir. Yazı sayesinde kendisine ek bir ön hafıza yaratabilmiştir.

Muhakeme esnasında bebeğimiz, sorunla en çok ilgili 10 kadar fikri sorgudan alıp muhakeme tablosuna kopyalar. En üst sırada, talimat veya sorun vardır. Bunun üstünde bir boş satır oluşturulur (hayal satırı) ve tüm fikirlerden sorun-talimat satırının alanlarına en fazla uyan alanlar tek tek sorgulanarak, hayal satırının aynı alanlarına kopyalanırlar. Genellikle ortaya, rüyalardaki gibi, saçma sapan bir fikir çıkar. Bu aşamada henüz denetim yoktur. ‘Ali koşarak geliyor’ örneğimizde bu, muhakemeye giren ilk 10 fikir arasında çeşitli sebeplerle farklı fikirlerin bulunması durumunda, ‘Ali isimli at, ağır çekim filmlerde birbirine koşan sevgililer gibi zıplayarak finişe yaklaşıyor’ gibi bir fikir olabilir.

HAYALİ DENETLEMEK
Şimdi elimizdeki tabloda bir hayal satırı, bir sorun satırı ve onların altında 10 kadar ilgili fikir içeren satırlar vardır. Hayal satırının alan değerleri sorun satırının aynı değerleri ile uyumlu, fakat diğer fikirlerin alan değerlerinin çoğu ile uyumsuzdur. Denetim aşamasında, ‘yaklaşım açısından taşıdığı önem sırasına göre’ her alan için bu defa uyumsuzluk sorgulaması yapılır. En üste yeni bir satır açılır ve eldeki tüm fikirlerle uyumlu bir alan değeri bulunmaya çalışılır.

Bu noktada, alanların uyumunun nasıl belirleneceği önemlidir. Bir muhakemede farklı fikirlerin alan değerlerinin özdeş olması hemen hemen imkansızdır (figür ve fon olarak aynı olması). Figürlerin aynı olması yeterli olmalıdır. Eşyalara, olaylara ve süreçlere bir isim vermemiz burada işe yarar. Figür (isim, kavram, imaj) olmazsa, muhakeme çok sığ kalmaya mahkumdur. Bir muhakemenin düzeyi, ilkokul, lise, akademik düzeylerde bu nedenle farklılık gösterir. Bu seviyelerde uygunluk sorgusu, farklı incelikte kavramlarla yapılır.

Kaç adet alan değerinin değiştirileceği, ya da üst üste kaç adet yeni satır ekleneceği, muhakemenin uzunluğunu ve karmaşıklığını belirler. Karmaşık bir muhakemede, ihtiyaca göre yeni fikirlerin çağrılıp yeni sorguların yapılacağı, hayal satırlarının birbirleri ile karşılaştırılıp sorgulanacağı geçici depo alanları (geçici muhakeme modülleri) bulunur. Bunlar anlık gelişmelere göre doldurulup-silinirler.

Muhakeme sırasında bu işlemler yapılırken, daha önceki muhakemelerde başarı sağlamış yöntem ve stratejilerden de yararlanılır. Bunlar, başarısı tekrar ile kanıtlanmış ve artık refleks haline gelmiş ‘çözüm adımları topluluğu’dur. Bir muhakemede, bir yetişkin, ender olarak yeni çözüm yöntemleri ve stratejiler araştırır. Hatta hayatımız boyunca, çok az gerçek muhakeme yaparız. Düşünme eylemimizin büyük bölümü, daha önce çözdüğümüz veya başkalarından nasıl çözüldüğünü öğrendiğimiz sorunlardan şimdiki soruna benzeyen birisini seçip, aynı çözümü şimdiki soruna uygulamaktan ibaret kalır. Ömrümüz boyunca çok ender olarak ciddi bir sorunu ilk defa kendimiz çözeceğimiz bir muhakeme ile yüz yüze kalmaktayızdır.

TATMİN
Muhakemeyi sona erdirecek ‘tatmin’, şu şartlarda gerçekleşir:

1-Kavramlarımızın inceliğine uygun olarak, hayal satırı mevcut en ilgili fikirlerimizle uyumlu hale gelmiştir. Hiçbir sorun yoktur. Sonuç ve yöntem kaydedilir, tablolar silinir.

2-Bazı alanlarda sorun vardır. Muhakeme, belirli sayıdan fazla sorun üretmektedir. Mevcut bilgilerimizle bu sorunlar çözülememektedir. Sorun tanımlanarak kaydedilir, tablolar silinir.

3-Süreç uzadığından dolayı sorun önceliğini kaybetmiştir. Yeni sorunlar vardır ve muhakeme önceliği değişmiştir. Başlangıç sorunu, ‘askıdaki sorunlar’ tablosuna kaydedilir, tablolar silinir.

Her üç durumda da sürecin tümü bir fikir olarak ana hafızaya kaydedilir.

Muhakeme tablosuna aldığımız 10 kadar en ilgili fikir, gündelik hayatta genellikle çok kez tekrarlanmış, refleksleşmiş ‘düşünce kalıpları’ndan oluşur. Sorunun çözülemediği durumlarda, bu refleksleri yırtmak, bu kalıpların dışına atlamak gerekir. Yani Düşünce Kalıpları Tablosundan değil, ana hafızadan ilgili fikirleri sorgulayıp muhakemeye almak gerekir.

Muhakeme tablosuna alınmasını önerdiğimiz fikir sayısı olan 10, ihtiyaca göre değişebilir. Kapasiteye ve ihtiyaca göre, yüzlerce, hatta binlerce fikir de alınabilir. Fakat digital kör bebeğimizden evrenin bütün sırlarını çözmesini beklemiyoruz. Zaten bunu yapamaz da. Ona deney ve gözlem ile bilgilerimizi zenginleştirmesi görevini değil, yalnızca mevcut bilgilerimizi değerlendirmesi görevini yükledik. Zeka konusunda da, zeki bir insandan birazcık daha zeki olmasını yeterli görüyoruz. İnsandaki 6-7 birimlik ön hafızadan 10-15 birime geçiş, bu görev için yeterlidir ve şimdiki bilgisayar teknolojisi için kaldırılabilir bir yük gibi görünüyor.

SORUNLAR:
Muhakeme konusunda bazı sorunları çözmek için çalışılması gerektiğini düşünüyorum.

1-Olayda sorgulama problemi. 3 boyutlu tablolarda sorgu. Belki ‘Üçlü blok’ satırlı tablolar.

2-Sorguya alınan fikirlerde- satırlarda- figürlerin fon’dan ayrılmasını sağlayacak yöntemler.

3-Muhakemeye çağrılacak satır sayısının, üretilecek çözüm hayali sayısının ve tatmin’e kadar yürütülecek muhakeme sarmalı sayısının tesbiti- aradığımız çözüm gündelik düzeyde mi, akademik düzeyde mi olacak-

4-Sorun tanımlanırken yaklaşım tablosunun ve yöntemler tablosunun etkileri.

5-Çözüme ulaşılması durumunda, uygulanan etkili yöntemin tanımlanması(fikirleştirilmesi) ve yöntemler tablosuna kaydedilmesi. Başarısız yöntemlerin ana hafızaya kaydedilmesi.

TEMEL EĞİTİM
Bebeğimiz, ormanda yalnız yetişen kurt çocuklar gibi kendi başına kalırsa, kör olduğu için yaşama şansı sıfıra yakındır. Ona bir temel eğitim vermemiz gerekir. Bu eğitimin ana okulu düzeyine kadar olması yeterlidir. Gerisini dosyalardan kendisi öğrenebilecek ve bizim istediğimiz alanlarda uzmanlık eğitimini kendi başına alabilecektir.

Ana okulu düzeyine kadar temel kavramların nasıl verileceği, neleri kapsayacağı, EGO unsurları ile birlikte ayrı bir makalenin konusu olabilirler. Bu eğitim klavye ile verilmeli, belki çift klavye kullanılmalıdır. Ciddi bir çalışma ile 2-3 ayı geçmeyecek bir eğitim olmasını umuyorum. Yani temel eğitim, böyle bir projede pek sorun olmayacaktır. Asıl sorun, muhakeme modüllerinde işlenmeye uygun tablo ve sorgulama tekniklerinin geliştirilmesinde, program içindeki geri beslemelerin beklendiği gibi çalışmasında ve atanacak değerlerin saptanmasında çıkacak sayısız problemin çözümlenmesidir. İşte bu yıllar sürebilir.

Nadir BENCAN

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir